06.10.2019 | KADIN HAKLARI SAVUNCUSU,ÇAĞDAŞ İLAHİYATÇI BAHRİYE ÜÇOK

Çağdaş ilahiyatçı, Atatürkçü ve Türkiye’nin aydın kalemi Bahriye Üçok, bundan 29 yıl önce evine gönderilen bombalı paketle öldürüldü.

Bahriye Üçok Kimdir?

Bahriye Üçok, 1919 yılında Trabzon’da dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Ordu’da okuyan Üçok, Kandilli Kız Lisesi’ni bitirdi. Yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Ortaçağ Türk-İslam Tarihi Bölümü’nde alırken, aynı zamanda Devlet Konservatuarı Opera Bölümü’ne de devam etti ve bu bölümü de bitirdi. Samsun ve Ankara’da on bir yıl lise öğretmenliği yaptı.

Üçok fakültenin ilk kadın öğretim üyesi

1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Aynı zamanda bu fakültenin ilk kadın öğretim üyesiydi. 1957 yılında doktor, 1964 yılında “İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar” adlı çalışmasıyla da doçent oldu. Arapça ve Farsça’yı iyi derecede bilen Üçok, Kur’an-ı Kerim’e bağlı kalarak İslam dinini çağdaş, gerçekçi ve dinin özünde bulunan hoşgörüyle yorumladı. Bu nedenle 1960’lı yıllardan itibaren tehditler almaya başladı ve kendini güvende hissetmediği için akademik çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.

Siyasete “Merhaba” dediği yıllar

1971 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından kontenjandan senatör seçildi ve böylelikle aktif siyasi yaşama atılarak beş yıl boyunca Cumhuriyet Senatosu divan üyeliği yaptı. Siyasi tercihini Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) yana kullanan Üçok, 1977’de CHP’ye katıldı. 12 Eylül’den sonra açılan Halkçı Parti’nin 1983’de kurucu üyesi oldu. Daha sonra 1983 seçimlerinde de bu partiden Ordu milletvekili olarak TBMM’ye girdi. 1986’dan itibaren Sosyaldemokrat Halkçı Parti üyesi oldu ve 1990 Eylül’ünde bu partinin parti meclisi üyesi seçildi.

Bombalı paketle öldürüldü

Kasım 1988’da televizyonda yapılan bir açık oturumda, “İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığı” iddialarına dayanan açıklamalarından sonra üzerine birçok tepki çekti ve tehditler almaya başladı.

Üçok, 6 Ekim 1990 günü Ankara’nın Çankaya ilçesindeki Köroğlu Caddesi’nde bulunan evine, Ekspres Kargo tarafından ulaştırılan ve gönderici olarak İlmî Araştırmalar Vakfı’nın göründüğü kitap paketini saat 16.30’da aldı. Bomba olabileceği şüphesiyle paketi kapısının önünde açmaya çalışırken, paketin içine yerleştirilmiş olan bomba patladı. Ağır yaralı olarak Hacettepe Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne kaldırılan Üçok, saat 20:00 sularında burada yaşamını yitirdi. Cenazesi 9 Ekim günü Maltepe Camii’nden kaldırılmış ve Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilmiştir. Cinayeti İslâmi Hareket adlı örgüt üstlendi.

Bombalı paketi kabul eden “kargocu kız” olarak da tanınan Gülay Calap, uzun süre ortadan kayboldu. 16 Ocak 1994 tarihinde İzmir’de PKK’nın yan kuruluşu olarak sayılan Devrimci Halk Partisi’nin İzmir sorumlusu olarak gözaltına alındı.

Kadın haklarının önemli bir savunucusuydu

SHP Parti Meclisi üyesi olan Doç. Dr. Bahriye Üçok, katledildiği sırada SHP için bir laiklik raporu hazırlamaktaydı. Üçok, katıldığı toplantılarda sık sık laiklik, kadın hakları ve irtica tehlikesi üzerinde durmuş ve “laikliğin savunucusu ilahiyatçı” olarak tanınıyordu. Fransızca, Arapça ve Farsça bilen Üçok, “İslam’dan Dönenler”, “Yalancı Peygamberler” ve “İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar” adlı üç kitap yayınladı.

Özlem Coşkun – KADINCA.eu – 06.10.2019 – 12:30

Kaynak: Wikipedia

20.09.2019 | MÜCADELESİNİ BİR DERS GİBİ MİRAS BIRAKAN KADIN

Kanser hastalığına karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan ve sosyal medyada fenomen olan Neslican Tay’ın yaşamını yitirmesi, sevenlerini hüzne boğdu. Özel bir üniversitede psikoloji eğitimi gören Neslican henüz 21 yaşındaydı. Peki, Neslihan Tay kimdir? İşte, kısa ömrüne büyük bir mücadele sığdıran Neslican Tay ile ilgili merak edilen ayrıntılar:

Neslican Tay 1998 yılında Bursa’da dünyaya geldi. Fen lisesi mezunu olan Neslican Tay ilköğretim ve lise eğitimini Rize’de tamamladı. Üniversite sınavına iki hafta kala kansere yakalandığını öğrendi, araya tedavi süreci girdiği için eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Kanserle mücadele ederken bir yandan da eğitimine devam etmek isteyen Neslican Tay, üniversite sınavına girdi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi gördü.

2018 yılında kanser nedeniyle bir bacağını kaybeden ve kendisine “Demir Kadın” diyen Neslican Tay, Ayşe Arman’a verdiği röportajda söylediği “Bacağım yok ama yaşam sevincim var!” , “Bacağımın kesilmiş olmasının hayatımı etkilemesine izin vermeyeceğim. Ben bir bacaktan ibaret değilim ki… Çok daha fazlasıyım!” sözleriyle binlerce insana rol model oldu.

Sosyal Medyada gönülleri kazandı

Sol bacağının kesilmesine neden olan kanser hastalığına karşı yürüttüğü mücadele azmi ile tanınan ve sosyal medya fenomeni haline gelen Neslican Tay’ın takipçileri genç kızın sağlığına kavuşması için dualarla ve iyi dilekleriyle destek veriyordu.

Rize’nin Gülbahar Mahallesi’nde ailesi ile oturan Neslican Tay, iki yıl önce kanser hastalığına yakalandığını öğrenmişti. Tümör nedeniyle sol bacağı kesilen genç kız, hayattan kopmadı, azmi ile kanser hastalarına örnek oldu. Sosyal medya hesabından hastalığını duyuran ve kanserle mücadele edeceğini açıklayan Neslican, yaşadıklarını ve tedavi süreçlerini takipçileri ile paylaşmıştı.

Kısa sürede 800 bini aşan takipçi sayısına ulaşan Neslican, bir yandan tedavi görürken, diğer yandan Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü’ndeki eğitimini sürdürdü. Kanser hastalığı ile mücadelesi sırasında kendisi gibi hastalara verdiği moral ve destekle tanınan Neslican, fenalaşınca İstanbul’da bir hastanede yoğun bakıma alınmıştı.

Hastalığının yeniden nüksettiğini sosyal medya hesabından duyuran Neslican Tay, dördüncü kez kanser mücadelesi veriyordu.

Neslican ile ilgili acı haber, dün gece Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden geldi. Hastanenin medikal direktörü Prof. Dr. Gazi Yiğitbaşı yaptığı açıklamada, “Süreç içerisinde gelişen çoklu organ yetmezliği nedeniyle 20.09.2019 saat 21:20’de kendisini kaybettik” bilgisini verdi.

Neslican verdiği son mesajında “Belki kaybedeceğim ama savaşırken kaybedeceğim” demişti. Bunun için de bizlere, yaşam karşımıza ne çıkarırsa çıkarsın MÜCADELEDEN vazgeçmeme ve hiç solmayacak GÜLÜŞÜNÜ miras bıraktı…

Özlem Coşkun – KADINCA.eu – 21.09.2019 – 11:00

04.08.2019 | KOLLEKTİF HAFIZAMIZIN İKONLARINDAN MARİLYN MONROE

5 Ağustos 1962’de aramızdan ayrılan sinemanın efsanevi kadını… Oynadığı komedilerde zekasıyla ‘Aptal sarışın’ etiketini bir başarı hikayesine dönüştürmüş, kayıtsız kalınamayacak güzelliği ile bir zamanlar kasırgalar estirmiş, herkesin başını döndürmüş bir güzellik. Kim ne derse desin sevildiği yadsınamayan, adının geçtiği her masanın soluksuz konusu olabilen, seksi kadın deyince kollektif hafızamızda canlanan ilk ve belki de tek ikonik resim Marilyn Monroe…
Kuşkusuz beyaz perdeden pek çok güzel ve seksi kadın geldi geçti, hala da geçmekte. Ama hiçbiri onun “Tanrıçalık” makamına henüz oturmayı başaramadı.
Çünkü güzelliğin ötesinde kendisinin baş döndüren bir aurası var. Böylesine mükemmel andığımız kadının elbette bir de sıradışı bir hayat hikayesi olmalı…

Marliyn’in babasının kimliği hala belli değil. Monroe’ya 1 Haziran 1926’da doğduğunda annesi tarafından Norma Jeane Mortenson ismi verildi. Hala kimliği resmen belli olmasa da babasının, annesinin RKO stüdyolarında birlikte çalıştığı Charles Stanley Gifford adlı satış elemanı olduğu düşünülüyor. Bazılarına göre de babası, annesinin ikinci evliliğini yaptığı Martin Edward Mortenson da olabilir.

Yetimhanelerle koruyucu aileler arasında geçen çocukluk

Norma Jeane, annesinin şizofreni hastalığından dolayı hastaneye yatırılması nedeniyle çocukluk yıllarını yetimhanelerde ve aralarında aşırı dindar olan Albert Bolender – Ida Bolender çifti de olmak üzere çeşitli bakıcı ailelerin yanında geçirdi. Bir süre sonra Grace McKee, yakın arkadaşının kızının haline üzülerek Norma Jeane’nin bakımını üstlendi. Ne var ki Grace McKee evlenince 9 yaşındaki Norma Jeane’i yeniden Los Angeles yetimhanesine gönderdi. Grace McKee, 11 yaşına gelen Norma Jeane’i tekrar yanına aldı.
Yetimhaneden kurtulan Norma Jeane’in güzel günleri uzun sürmedi. Hayat, küçük bir kız çocuğunun omuzlarına taşıyabileceğinden daha fazla yük yükledi.
Grace McKee’nin eşi Ervin Silliman Goddard, Norma Jeane’e cinsel tacizde bulundu.
Bunun üzerine Grace McKee, çareyi Norma Jeane’i büyük halası Olive Brunings’in yanına göndermekte buldu. Norma Jeane, orada da büyük halasının oğullarının cinsel taciziyle karşılaşınca bu kez Grace McKee’in yaşlı halası Ana Lower’ın yanına gitti. Ana Lower’ın bir süre sonra hastalanması üzerine Norma Jeane, Grace McKee ile Ervin Silliman Goddard’ın yanına dönmek zorunda kaldı.Grace McKee, Norma Jeane’i evinde istemese de artık gideceği yeri kalmadığı için çok sevdiği arkadaşının kızını sokağa da atamıyordu. En iyi çare artık 16 yaşına gelen Norma Jeane’in evlenmesiydi. Aklında da komşusunun 21 yaşındaki oğlu James Dougherty vardı.

Evlenmek tacizden kurtulmaktı

Norma Jeane, cinsel tacizlere uğradığı, yarın nerede olacağını bilmediği hayatının verdiği yorgunluğunun da etkisiyle Grace McKee’nin evlilikle ilgili fikrine sıcak bakarak henüz çocuk yaştayken evlendi. Ancak bu evlilik sadece dört yıl sürebildi. Marilyn boşandı. Artık 20 yaşında genç bir kadındı.

Boşandıktan sonra artık kendi ayakları üstünde durabilmeliydi. The Blue Book mankenlik ajansına girerek modellik yapmaya başladı ve oyunculuk – şarkıcılık kurslarına kaydını yaptırdı.

Başarı basamaklarında adım adım

Kısa sürede The Blue Book ajansının başarılı modellerinden biri oldu. Fotoğrafları magazin dergilerinin sayfalarını süslemeye başlamıştı. Bu fotoğraflar 20th Century Fox yöneticisinin dikkatinden kaçmadı. Ben Lyon, Marilyn için bir deneme çekimi ayarladı ve altı aylık bir kontrat imzaladılar. Marilyn, Ben’in önerisiyle artık gerçekten Marliyn Monroe oldu. Norma Jeane Mortenson olan kimlik adı değişti.
Birlikte ”Scuda Hoo! Scuda Hey!” ve ‘Dangerous Years” adlı iki film çektiler. Ancak bu filmler başarısız oldu ve Marilyn Monroe sinemadan uzaklaştı. Çünkü Fox şirketi Marilyn ile yeni bir kontrat imzalamıyordu. Marilyn de modelliğe devam etti.

Oyunculuk eğitimine devam etti

Modelliğe devam ederken bir yandan da oyunculuk eğitimini sürdürdü. Bu dersler ona ”Ladies of the Chours” filminde ilk kez şarkı söyleme ve dans etme imkanı verdi. Bunun ardını ”The Aspalth Jungle” ve ”All About Eve” izledi. Bu iki filmde aldığı kısa rollerle Marilyn eleştirmenlerin özellikle dikkatini çekmişti. Bu filmlerin ardından ”We’re not Married!”, ”Love Nest”,”Let’s Make It Legal” ve ”As Young As You Feel” filmlerinde küçük rollerde göründü.

Marilyn küçük, önemsiz rollerde yer alsa da oldukça ilgi çekiyordu. RKO yöneticileri Marilyn’in potansiyelini ”Clash of Night” filminde değerlendirdiler. Film başarı gösterdi ve Fox Marilyn’i yeniden bünyesine almak istedi. Onu ”Monkey Business” adlı komedi filminde oynattı. Eleştirmenler artık Marilyn’in başarısına kesinlikle kayıtsız kalamıyorlardı. Her yerde onun artan ününden bahsedilir olmuştu. Hatta son iki filmin başarısı kesinlikle Marilyn’in yükselen ününe bağlıydı.

Marilyn Monroe sonunda baş rolde

1952 yapımı ”Don’t Bother to Knock” filmi ile Marilyn sonunda psikolojik sorunları olan bir çocuk bakıcısı rolüyle, başrolde oynadı. Düşük bütçeyle yapılmış B tipi bir filmdi, ancak bu filmden sonra eleştirmenler Marilyn’in daha büyük rollerde de oynayabilecek potansiyelde olduğunu yazdılar.

Marilyn artık şöhretli bir kadın

Marilyn, 1953 yılında oynadığı ”Niagara” adlı filmle şöhreti de tam anlamıyla yakalamış oldu. Eleştirmenler bu kez onun kamerayla müthiş uyumundan çok etkilenmişlerdi. Kocasını öldürmeye çalışan bir kadını canlandıran Marilyn Monroe, adeta kameralarla aşk yaşıyordu. Bu uyum onun şöhretini tamamen desteklemişti. Marilyn, şöhretinin en zevkli basamağındayken bir zamanlar verdiği seksi pozlar ortaya çıktı. Olası bir skandalı, basına verdiği ifadelerle son anda engellemeyi başardı. İfadesinde verdiği pozları kabullendiğini, ancak bunu parasız kaldığı için yaptığını açıkladı. Hatta bu pozlar daha sonra Playboy dergisinin ilk sayısında yayınlandı.

Marilyn Monroe: O bir A sınıfı aktris

Şöhretinin meyvelerini tatlı tatlı yiyen Marilyn basamakları keyifle tırmanmaya devam ediyordu. Çok zorlu yollardan bulunduğu noktaya, her düştüğünde kalkmasını bilerek gelmişti. ”Gentlemen Prefer Blondes” ve ”How to Marry a Millionaire” büyük başarı kazandı. Bu filmlerin de başarısıyla artık Marilyn, A sınıfı aktrisler kategorisinde anılmaya başlandı. Bu filmlerden sonra ”River of No Return” ve ”There’s No Business Like Show Business” adlı filmleri başarılı olamasa da bunun bir önemi yoktu. O artık tam anlamıyla adını Marilyn Monroe olarak A sınıfına yazdırmıştı.

Marilyn Monroe olarak tekrar evlendi

Bu dönemde beyzbol yıldızı Joe Dimaggio ile uzun süreli bir birlikteliği vardı. Marilyn bir zamanlar Norma olarak evlenmişti. Joe ile o gün Marilyn olarak evlendi. Ancak bu evlilik de sadece 9 ay sürdü. New York’a oyunculuk okumaya gitti

Marilyn, stüdyo başkanı Zanuck’un kendisine ayarladığı aptal şarışın rollerinden çok sıkılmıştı. 1955’te ”The Seven Year Itch” filmini tamamladı ve kontratını iptal etti. New York’a ”Actor’s Studio” da oyunculuk okumaya gitti. O bu durumdan sıkılmış olsa da bugün Marilyn Monroe hala bu filmler ile hatırlanıyor ve seviliyor.

Arthur Miller ile evlendi

Marilyn New York’daki oyunculuk eğitimi sırasında yazar Arthur Miller ile tanıştı. Arthur Miller daha sonra Marilyn’in üçüncü eşi oldu.

Marilyn yeni anlaşma ile yeniden Fox’ta

İşleri başarısız olan Zanuck, Marilyn’i geri dönmesi için ikna etme çabası içindeydi. Özellikle ”The Seven Year Itch”ın başarısından sonra Zanuck, Marilyn’in tüm şartlarını kabul eden bir kontrat hazırladı. Anlaşmalarına göre bundan sonra Marilyn sadece kendi onayladığı senaryolarda ve istediği yönetmenlerle çalışacaktı. Üstelik Fox dışındaki yapım şirketleri ile de çalışmakta özgürdü.

Marilyn Monroe Altın Küre Ödülü adayı

Marilyn, Fox ile anlaşması üzerine 1955’te Joshua Logan yönetmenliğinde ”Bus Stop” filminde oynadı. Bu filmdeki salon şarkıcısı Cheire rolüyle kariyerindeki eni iyi dramatik performansı gösterdi. Eleştirmenlerin ilgi odağı olan Marilyn, yine övgülere boğuluyordu. Altın Küre Ödülü’ne aday gösterilmişti.

Marilyn Monroe Londra’da

Marilyn, aldığı mükemmel övgüleri kalbine doldurup eşi Arthur Miller ile Londra’ya gitti. Burada Laurence Olivier ile ”The Prince and the Showgirl” adlı filmi yaptılar. Bu film oldukça karışık eleştiriler aldı. Pek fazla başarı da gösteremedi. Ama yine de Marilyn Monroe’nin varlığı yetiyor ve oyunculuğuyla göz dolduruyordu.
Bu filmle Oscar denkliğinde kabul gören İtalyan David di Donatella ve Fransız Crystal Star Ödülleri’ni kazandı. Ayrıca İngiliz BAFTA Ödülü’ne de aday gösterildi.
Filmden sonra Marilyn Londra’dan döndüğünde hamile olduğunu öğrendi. Sevinci çok uzun süremedi. Çünkü yaşadığı dış gebelikten başka bir şey değildi.

Marilyn Monroe şöhretle çıkmazda

1959’da ”Some Like It Hot” filmi, Billy Wilder yönetmenliğinde kariyeri boyunca oynadığı en başarılı film oldu. Hatta bu filmdeki rolüyle Altın Küre de kazandı.
Ama madalyonun diğer yüzünde yaşanan olaylar bu kadar renkli ve yüz güldüren cinsten değildi. Her şey yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor, müthiş derecede rahatsız edici bir parlama ile kendini gösteriyordu.
Marilyn sete sürekli geç gelmeye, repliklerini unutmaya, hatta zaman zaman çekimlere katılmayı reddetmeye başlamıştı. Bu durum yönetmeni Billy ile aralarında büyük kavgalara sebep oluyordu.

Bir yandan da Marilyn tekrar hamile olduğunu öğrenmişti. Gerginliğinin ya da tutarsız davranışlarının sebebi hamileliği midir bilinmez ama film tamamlanmıştı ki, Marilyn düşük yaptı. Bu durum hiç dile getirmemiş olsa da onu içten içe sarsıyordu.

Bu filmden sonraki ”Let’s Make Love” ziyadesiyle başarısızdı. Ama buna rağmen filmde söylediği ”My Heart Belongs to Daddy” şarkısı ile yine adından söz ettirmeyi başardı. Marilyn hep böyleydi. İçinde bulunduğu projeler genel anlamda başarısız olarak anılsa da o bir şekilde bireysel olarak işin içinden sıyrılıyor ve adından söz ettiriyordu. Ayrıca yine bu filmdeki rol arkadaşı Yves Montand ile bir yasak ilişki yaşadı. İçinde yaşadığı tüm karmaşa farklı yollardan hayatını yönlendiriyordu.

Marilyn Monroe eşi Arthur Miller’in yazdığı senaryoda oynuyor

Artur Miller’in senaryosunu yazdığı, 1961 yapımı ”The Misfits” filminde Marilyn, çocukluk idolü Clark Gable ile başrolü paylaştı. Filmin çekimi boyunca Marilyn’in sorunları devam etti. Hatta iki kez yorgunluk ve sinir boşalması sebebiyle hastaneye dahi yatırıldı. Ama yine madalyonun bu yüzü kimseyi ilgilendirmedi. Film gösterime girdiğinde Marilyn ve diğer oyuncuların performansları eleştirmenlerin ilgisini çekmeye yetmişti. Ama bir yandan da film farklı eleştiriler aldı ve filmin fazla hasılatı olmadı. Yine de Marliyn için ağır olan bu değildi. Bu filmden sonra Marilyn ve Arthur boşandı.

Marilyn Monroe depresyonda

Marilyn, Arthur ile ayrı olmanın sızısını taşıyamıyordu ya da çocukluğundan beri içinde taşıdığı her şey gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Boşanma sonrası yaşadığı depresyon sebebiyle bir süreliğine tedavi için Payne Whitney Kliniği’ne yatırıldı.

Marilyn Monroe’den tamamlanamamış komedi filmi

1962 yılında ”Something’s Got to Give” adlı komedi filminde oynamaya karar verdiğinde Marilyn, aynı zamanda ilk çıplak sahnelerinin de çekilmesini kabul etmişti. Ancak bu film asla tamamlanamadı. Çünkü Marilyn sete gecikmeleri abarttı. Hatta bir gün hasta olduğunu söyleyerek sete gitmediğinde, hakkında aşk söylentileri olan J. F. Kennedy’in doğum gününde şarkı söylüyordu. Bunun üzerine Fox, Marilyn’i kovdu. Ona tazminat davası bile açıldı. Fox, filmi tamamlamak için başka bir oyuncuyla anlaşsa da filmdeki rol arkadaşı Dean Martin başka bir aktrisle çalışmayı kabul etmediğinden Marilyn yeni bir sözleşmeyle işe geri alındı. Ancak bu da filmi tamamlamaya yetmedi.

Marilyn hayata gözlerini kapadı

Film çekimleri tekrardan başlamamıştı ki, Marilyn yüksek dozda aldığı sakinleştirici sebebiyle 5 Ağustos 1962’de Brentwood, Los Angeles’teki evinde hayata gözlerini kapadı. Henüz 36 yaşındaydı.

İntihar mı, cinayet mi?

Ölümünün ardından yapılan otopsinin raporlarına göre, Marilyn yüksek dozda barbitürat alarak intihar etmişti. Ancak olay yerindeki delil yetersizliği, otopside alınan dokuların kaybolması ve görgü tanıklarının çelişkili ifadeleri yaşanan olayın intihar değil de cinayet olduğunu düşündürdü. Hatta Kennedy ailesinin bu cinayetle bir ilgisi olduğuna dair kanıtlanmamış birçok iddia ileri sürüldü. Yine de bu durum hala muallakta. Tek bir gerçek varsa, o da Marilyn Monroe’nin çok erken yaşta aramızdan ayrıldığı ve kısacık ömrüne rağmen zihnimizde zamanları aşan bir iz bırakması…

Özlem Coşkun – Berlin.KADINCA.eu– 04.08.2019 – 20:00

 

30.05.2019 | GEZİ ALTI YAŞINDA

Türkiye’de demokrasi tarihine derin izler bırakan olayların başında hiç kuşkusuz “Gezi Parkı Olayları” gelmektedir. 27 Mayıs 2013 tarihinde başlayan ve iki ay süren direnişte Türkiye’nin tüm renkleri ilk kez bu denli yan yana, bu denli yürek yüreğe gelebilmiştir. Toplumu ayrıştıran kodlar bir anda silinmiş, farklı inançlar, görüşler, cinsiyetler, etnik gruplar daha hür bir yaşam için tek yumruk olmuştur.

Peki, altıncı yıldönümüne geldiğimiz “Gezi Olayları”nda ne olmuştu?

Olayları, İstanbul’daki Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı yeniden yapmak için başlayan inşaat çalışmalarını protesto etmek amacıyla düzenlenen ve daha sonra Türkiye’nin birçok noktasına yayılan eylemler olarak özetlemek mümkün…

İlk eylemler, iş makinelerinin Gezi Parkı’na girdiği ve çalışmalara başladığı bilgisinin sosyal medya üzerinden yayılmasıyla birlikte başladı.

Ancak daha sonra parkta nöbet tutan çevre aktivistlerinin çadırlarının yakılması büyük tepki topladı ve olayların Türkiye çapına yayılmasına ve hükümet karşıtı bir kimlik kazanmasına neden oldu.

Eylemciler, Gezi Parkı ve Taksim Meydanı’nı iki haftaya yakın bir süre “işgal etti”. “İşgal”, güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle son buldu

Üç haftaya yakın süren eylemlerde biri polis, sekiz kişi yaşamını yitirirken, 10 bine yakın insan da yaralandı. Onlarca kişi tutuklandı ancak açılan davaların çoğu beraatla sonuçlandı.

Gezi Parkı’nda Kadınlar ve Kadın Hareketi

“Gezi Direnişi”nin başlangıcından itibaren “kırmızılı kadın”, “siyahlı kadın” örnekleriyle kadınlar, direnişin önemli sembollerinden biri oldu. Her ne kadar Gezi eşitlikçi yanıyla bir devrim niteliğinde olsa da, Gezi Direnişi zaman zaman içerisinde cinsiyetçi öğeler de barındırıyordu. Buna karşı örgütlenen kadınlar, parkın işgali sırasında mücadelelerini sürdürdüler.

4 Haziran’da, feminist gruplar bir araya gelerek park ve İstiklal Caddesi çevresine yazılmış cinsiyetçi küfürleri temizleyip ve cinsiyetçi olmayan sloganlar yazdılar. Örneğin bazı sloganlar ve duvar yazılarında bulunan “AMK”yi, “AŞK” olarak değiştirdiler. Aynı dönemde İstiklal Caddesi’nde gerçekleştirdikleri eylemde “Küfürle değil, inatla isyan”, “Küfürle değil, inatla diren” gibi sloganlar attılar.

8 Haziran’da “küfür atölyesi” düzenleyen feminist gruplar, burada cinsiyetçi olmayan alternatif küfürleri katılımcılarıyla paylaştılar.

13 Haziran’da İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın anneler için yaptığı “Çocuklarınızı Gezi’den çekin” açıklamasının ardından insan zinciri oluşturan kadınlar “Sevgili polis anneleri, çocuklarınızı parktan çekin” yazılı bir pankart taşıdılar. Bu eylemle, devlet yetkililerinin onlara tahsis ettiği annelik rolüne farklı bir bakış açısı getiren kadınlar, direnişin bir parçası olduklarının altını çizmiş oldular.

Özlem Coşkun – Berlin.KADINCA.eu– 30.05.2019 – 16:00

 

08.04.2019 | 21. Yüzyılın İkonlarından “Aykırı ressam, sıradışı kadın” FRİDA KAHLO…

Meksikalı kadın ressam Magdelana Carmen Frida Kahlo Calderon, Berlin.KADINCA.eu’nun bu haftaki kadın portrelerinin konuğu…
Bir yirminci yüzyıl popüler kültür ikonu haline gelen ressam, resimlerinin yanı sıra inişli çıkışlı özel yaşamı ve politik görüşleri ile tanınır. Sanatı, sürrealist olarak tanımlanmışsa da kendisi bu tanımı hep reddetmiştir.

Yaşadığı her şeyi tuvaline yansıtan Frida’nın resimleri, bir nevi otobiyografisi niteliğindedir. Bu resimlerde aşk da yer aldı, acı da… Peki, Frida Kahlo kimdir? Gelin bu sıradışı kadına, bu sıradışı ressama yakından bakalım…

Doğum günü 7 Temmuz

6 Temmuz 1907’de Coyoacan, Meksika’da, Macar Yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ve Kızılderili asıllı Matilde Calderon Gonzales’in dört kızından üçüncüsü olarak dünyaya geldi.

Kahlo ilerleyen yıllarda doğum gününü 6 Temmuz 1907 değil de Meksika Devrimi’nin gerçekleştiği 7 Temmuz 1910 günü olarak ilan etti. Çünkü yaşamının modern Meksika’nın doğuşuyla başlamış olmasını istiyordu.

Frida’nın annesinin doğumdan bir süre sonra sütü kesildi ve Frida’yı sütannesi emzirdi. Bu olay Frida’yı etkilemiş ve ilerde sütannesinin resmini yapmıştır. Frida Kahlo’nun annesine göre babasıyla arası her daim iyi olmuştu.

Tahta bacak Frida

Frida Kahlo 6 yaşında çocuk felci geçirdi ve bu nedenle bir bacağı daha inceydi. Çocuk felci hastalığında genelde hastalar solunum zorluğu nedeniyle ölürken Frida sağ bacağı sayesinde kurtulmuştu. Bu yüzden uzun etekler giyen Kahlo, kendisine “Tahta Bacak Frida” denmesine oldukça içerliyordu. Başarılı bir öğrenci olan Kahlo geçirdiği hastalığı yüzünden tıp eğitimi almaya karar verdi. Mexico City’de Ulusal Hazırlık okulunun Tıp Eğitimi bölümüne kabul edildiğinde Kahlo, okulun tarihinde hazırlık sınıfına kabul edilen ilk kız öğrencilerden biri olmuştu.

Hayatını değiştiren kaza

Kahlo’nun 17 Eylül 1925 te bindiği otobüs bir tramvayla çarpıştı. Frida’nın sağ bacağı on bir yerden kırılmış,ezilmiş,sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik bir çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı ve Kahlo’nun hayatından endişe ediliyordu. Hastaneden bir ay sonra, 17 Ekim 1925’te taburcu edildi.32 kez ameliyat edilen Frida’nın sakat olan sol bacağı kesilecekti. Resime bu ağrılarla ve ailesinin teşvikiyle başlayan Frida birçok otoportre resmetti. İlk portresini ilk aşkı Alejandro’ ya armağan etti.

Politika hayatının önemli bir parçasıydı

Artık iyileşmeye başlayan Kahlo 1927 yılı sonunda yürümeye başlamıştı ve politika çevreleriyle yakın ilişkiler kurmuştu. Küba’lı önder Julio Antonio Mella ve Tina Modotti bu isimlerden ikisiydi. Kahlo, 1929 ‘da Meksika Komünist Partisi’ne üye oldu.

Büyük aşkı Diego Rivera

Frida Kahlo resim yaparken takip ettiği ressam Diego Rivera’yla tanışmak istiyordu. Frida ünlü ressamı ziyaret ettiğinde ona aşık oldu ve iki sanatçı 21 Ağustos 1929’da evlendi. Çift 1930 yılında Amerika’ya gitti ve Rivera’nın aldığı resim siparişleri bitene kadar orada kalma kararı verdi. Ard arda iki düşük yapan Kahlo’nun evliliği de fırtınalı geçmeye başladı. Evlilikleri 1939 yılında sonlandı fakat bir sene sonra yeniden evlenip Frida’nın çocukluğunun geçtiği Mavi Ev’ e yerleştiler. Kahlo bu dönemde Andre Breton’un da desteğiyle New York’ta bir sergi açtı ve resimlerinin yarısı satıldı. Edward G. Robinson dört tablo satın aldı. Bu sergiyle uluslararası ün kazanan Frida, 1939’da Paris’te bir sergi açtı. Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların katıldığı sergide ; Louvre Müzesi, Kahlo’nun Çerçeve adlı tablosunu satın aldı.
Frida evliliği süresince başka erkeklerle de birlikte olmuştu. Lev Troçki ile birlikte olan Frida , Troçki’nin eşinin bu ilişkiyi öğrenmesi üzerine ilişkilerini sonlandırmış ve eski eşinin yanına gitmişti.1941’de “Ben ve Papağanlarım” ve 1953’te “Maymunlarla Otoportre” isimli çalışmalarına imza atan Frida, aynı yıl ‘La Esmeralda’ adlı bir sanat okulunda öğretim üyeliğine başladı. 1950 senesinde daha önce olduğu ameliyatlar nedeniyle dokuz ay hastanede yatmak zorunda kaldı. Frida ülkesi Meksika’daki ilk kişisel sergisini ise 1953 senesinde açtı.

Frida’nın Ölümü

Aynı yıl temmuz ayında sağ bacağı kesildi, akciğer ambolisi nedeniyle 13 Temmuz 1954’te hayatı sona erdi. Son çalışması ise “Yaşasın Hayat” isimli natürmort’tu.

Resimleri

Frida Kahlo’nun 143 resmi vardır; 55 tanesi otoportredir.Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile “Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” dedirtmiştir.

Sürekli evcil hayvan besleyen Frida’nın beslediği hayvanlarla ilgili iki portresi vardır: 1941’de yaptığı “Ben ve Papağanlarım” ile 1943’te yaptığı “Maymunlarla Otoportre”.Frida’nın resimleri “sürrealist” olarak değerlendirilse de o surrealizmi reddetti. Resimleri aslında acı ve kesin gerçekliği yansıtıyordu. Frida’nın resimlerinde Meksika kültürü ve devrimci ulusal kimlik tuvale aktarılmıştı.

Kahlo, 1938’de New York’ta sürrealist resmin öncü isimlerinden dostu Andre Breton’un da desteğiyle bir sergi açtı ve bu sergi ona uluslararası ün getirdi. 4 tablosunu ünlü aktör Edward G. Robinson’a satarak ilk büyük satışını gerçekleştirdi, resimlerinin yarısı satıldı. Bu başarı üstüne 1939’da Paris’te bir sergi açtı. Paris sergisinde fazla resmi satılmasa da eserleri büyük ilgi topladı; Picasso ve Kandinsky gibi sanatçıların övgüsünü kazandı; Louvre Müzesi, sanatçının Çerçeve’ adlı tablosunu satın aldı.

Sanatçı, ülkesindeki ilk kişisel sergisini 1953’te Meksika’daki galerisinde açtı. Doktoru, yatağından çıkmasını yasakladığı için serginin açılışına karyolasında taşınarak götürülmüştü.

 

01.04.2019 - BEYAZ PERDENİN “KÜÇÜK HANIMEFENDİSİ” BELGİN DORUK
01.04.2019 – BEYAZ PERDENİN “KÜÇÜK HANIMEFENDİSİ” BELGİN DORUK

Geçtiğimiz ay ölüm yıldönümü olan 26 Mart 1995 tarihinde aramızdan ayrılan Türk sinemasının “Küçük Hanımefendi”si Belgin Doruk, bu haftaki “Kadın Portreleri”mizin konuğu…

Beyaz perdede gözünün üstüne düşürdüğü şapkası, yanağında gamzesi ve beniyle hatırlanan güzel oyuncu Belgin Doruk, 28 Haziran 1936’da Ankara’da doğdu. Sonraki yıllarda Ankara’dan İstanbul’a gelen Doruk ailesi Yeşilköy’e yerleşti. Belgin Doruk annesinin desteğiyle 1952 yılında ortaokul son sınıftayken Yıldız dergisi ve Faruk Kenç’in Sahibi olduğu İstanbul Film’in ortaklaşa açtığı yarışmaya girdi. O yıl erkeklerde Ayhan Işık ve Mahir Özerdem, kadınlarda da Belgin Doruk birinci seçildi.

Ayhan Işık’la başlayan Yeşilçam serüveni

Bunun ardından kendini Yeşilçam’da buldu ve ilk filmi olan “Çakırcalı’nın Definesi”ni çevirdi. Ayhan Işık’la oynadığı bu filmin yönetmeni Enver Paşa’nın yeğeni olan Faruk Kenç’ti ve ilk evliliğini kendisinden 26 yaş büyük olmasına rağmen onunla yaptı. Bu ilk filmini çektikleri Aydın yakınlarındaki Çakmak Çiftliği ise ilginç bir tesadüf, ikinci evliliğini yaptığı yapımcı Özdemir Birsel’indi.

1953’te yapılan güzellik yarışmasında Türkiye İkinci Güzeli seçildi. Türk sinemasının bir döneminde en çok film çeviren ve en çok sevilen oyuncu oldu. Zeki Müren’le birçok filmde başrol oynadı (1959’da ‘Kırık Plak’, 1961’de ‘Hep O Şarkı’, 1962’de ‘Bahçevan’, 1963’de ‘İstanbul Kaldırımları’, 1964’de ‘Hayat Bazen Tatlıdır’). Ayhan Işık ile iyi bir ikili oluşturdu ve birlikte çevirdikleri “Küçük Hanım” serisi çok tutuldu. Sanatçı, çoğunlukla melodramların ya da duygusal güldürülerin değişmez oyuncusu oldu. 1964 yılında Orhan Elmas’ın yönettiği ‘Duvarların Ötesi’ adlı filmde Tanju Gürsu ile başrolü paylaştı.

70’lerde değişen sinemaya uyumlanmada güçlük çekti

1970’lerde hemen hemen tüm sinema starlarının yaptığı gibi  o da sahne denemesi yapmış, ama 1971 yılında dönemin ünlü gazinosu Çakıl’da sahneye çıkmaya hazırlanan Doruk, genel provada söyleyeceği şarkıları unutunca bu hayalini gerçekleştirememişti.

1960’lı yılların bir numaralı yıldızı olan Belgin Doruk, 1970’lerde değişen sinemayla birlikte önce starlığını, sonra sağlığını yitirdi. Aşırı kiloları, içine düştüğü yalnızlık ve ekonomik kriz onu etkiledi. 1975’ten sonra sinemadan ayrıldı.

İnziva Yılları

Zayıflamak için kullandığı anfetaminli ilaçlar yüzünden sinir sistemi altüst oldu, kilo almaya başladı. Şişli’deki Fransız Lape Psikiyatri Hastanesi’nde deli muamelesi görüp zincirlere vuruldu, evine icra gelip eski kocasının eski koltuklarına muhtaç oldu. Bir kutu hap yutarak intihara kalkıştı.

Siyah-beyaz Türk filmlerinin ‘Küçük hanımefendisi’ Belgin Doruk, sağlığı bozulup aşırı kilolanınca, “Hayranlarım beni hep filmlerdeki gibi hatırlasın” diyerek inzivaya çekildi. Ölene kadar da kimseye görünmedi.

Kalp yetmezliği sonunda 26 Mart 1995 de İstanbul’da hayata veda etti.

 

25.03.2019: “Medya Mahallesi”nin özgürlük savaşçısı, Ayşenur Arslan

Gazeteci Ayşenur Arslan, 22 Mart Cuma günü Eskişehir’de gözaltına alındı. Arslan’ın gözaltısı, ertesi gün tepkiler nedeniyle tebligata dönüştü

Ayşenur Arslan, daha önce de gazeteci Hüsnü Mahalli’nin tutuklanması üzerine “bazen susmak en güçlü feryattır. Medya mahallesinde artık yolun sonuna gelmiş bulunuyorum. Ben Türkiye’nin geldiği noktada, 146 gazetecinin cezaevinde olduğu bir ülkede “mış gibi” yapamayacağım. Normalmiş gibi yapamayacağım. Susarak bağırıyorum. Hoşçakalın” anonsunu yaparak ses getirmişti.

Peki, Ayşenur Arslan kimdir?

16 Eylül 1950 tarihinde dünyaya gelen Ayşenur Arslan, aslen Aydınlıdır.  İtalyan Dili ve Edebiyatı bölümünden 1972 yılında mezun oldu.

TRT’nin açtığı redaktör muhabir sınavını kazanınca 1974 yılında TRT’de muhabir olarak gazeteciliğe başladı. 1982 yılında Güneş Gazetesine haber müdürü oldu. İkibuçuk yıl sonra istifa etti. Üç ay sonra da Nokta Dergisinde çalışmaya başladı. 3 yıl da burada çalıştıktan sonra Söz Gazetesine geçti ve 49 gün sonra buradan da ayrıldı.

Söz Gazetesinden ayrıldıktan sonra arkadaşlarıyla birlikte reklam ajansı kurdu ve Ümraniye Belediyesi için Türkiye’nin ilk yerel dergisini hazırladı.

Bir yıl Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan Arslan, Star TV’de ve Ali Kırca ile birlikte ATV’de çalışmıştır. 8 yılın ardından tekrar Star TV’de çalışmaya başlamıştır.

Ali Kırca, Mehmet Ali Birand gibi isimlerle çalışan Arslan Medya Mahallesi programını CNN Turk’te yapmaya başlamıştır. Ardından Sokak TV’de çalışmıştır. Ayşenur Arslan son olarak Halk TV’de “Medya Mahallesi” programını yapıyor. Arslan aynı zamanda Birgün Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyor.

Ayşenur Arslan, iki kere evlendi. İlk eş ile 8 ay evli kaldı. İkinci eşi olan Erbil Tuşalp’dan bir oğlu oldu. Sinan’ın babasıyla da oğlu 6 yaşındayken ayrıldı.

18.03.2019: NAZİLERE KAFA TUTAN MAVİ MELEK

Kadın portrelerimizin bu haftaki konuğu, nam-ı diğer “Mavi melek” yani Berlinli güzel oyuncu Marlene Dietrich…

Maria Magdalena Dietrich, bilinen adıyla Marlene Dietrich, Alman asıllı sinema oyuncusu ve şarkıcıdır. Marlene, 27 Aralık 1901’de Berlin’de doğdu. Uzun kariyerine kabare şarkıcısı olarak başladı, 1920’lerde Berlin’de film endüstrisine adım attı ve 1930’lara gelindiğinde Hollywood’un gözde yıldızlarından biri oldu. Güzel oyuncu, sıra dışı fiziği ve zaman zaman dönemini aşan aykırı duruşu ve tercihleriyle kadınlarda maskülen giyimin de öncüsü olarak kabul edildi. Hatta ismini hatları ortadan kaldıran, düz kesim bir pantolon modeline dahi vermiştir: “Marlene-Hose”

Ancak Marlene Dietrich, güzelliği ve oyunculuğunun ötesinde siyasi duruşuyla dikkat çekiciydi. Oyunculukta parlaması, Nazi yönetiminin yükselişine denk gelmişti ve Marlene’nin Nazilerle iş birliğine hiç niyeti yoktu. Her zaman sevdiğini söylediği ülkesini terk etti, setlerdeki arkadaşlarını toplama kamplarında öldüren bir rejimle mücadele etmeye karar verdi. II. Dünya Savaşı’nı karşı ittifakı destekleyerek geçirdi. Sinemanın ve müziğin yanı sıra, edebiyat ve şiire de yakın durdu. Keman ve piyano çalıyordu. Dishonored, Shangai Express, The Lady is Willing gibi önemli filmlerde tartışılmaz oyunculuk yeteneğini ortaya koydu. Yaşamının son iki yılını Paris’te geçiren “Mavi Melek”in siyasi duruşu, dik kafalılığı, cinsel tercihleri ve Afrika gibi ülkelerdeki yardım çalışmalarına katkısı onun oyunculuğu kadar konuşulan özellikleri haline geldi. Marlene Dietrich, 6 Mayıs 1992’de Paris’te öldü. Onu yıllarca uzak kaldığı yuvasına, yani Berlin’e gömdüler.

11.03.2019

Bu yıl Ocak ayında yitirdiğimiz ünlü tiyatro oyuncusu ve yazar Gülriz Sururi, kadın portrelerimizin ilk ismi.

Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı oyunlarındaki güçlü rolleriyle tanınan Gülriz Sururi, sosyal medyadan paylaştığı sağlıklı ve fit görüntüsüyle ‘sanatçı yaş alır, ama yaşlanmaz’ dedirtiyordu. Ünlü sanatçı 1929 yılında İstanbul’da doğdu. Babası ilk operet kurucularından Lûtfullah Sururi Bey, annesi de opera sanatçısı Suzan Lütfullah’tır. 1962’de evlendiği Engin Cezzar’la birlikte Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nu kuran sanatçı, Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı, Teneke ve Sokak Kızı İrma oyunlarındaki rolleriyle tanınmaktadır. 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen devlet sanatçısı unvanına layık görülmüştür. Anı, roman, öykü türlerinde yayımlanmış kitapları vardır.

Çizgilerle hayata anlam katan büyük karikatür ustası Erdoğan Karayel’in tanınmış, farklı alanlarda başarılara imza atmış kadınlara ait portrelerini artık Berlin.KADINCA.eu sitesinde de takip edebilirsiniz. Hiç kuşku yok ki, Almanya’da Türk karikatürü denince akla ilk gelen isimlerden biri “Don Quichotte” mizah dergisinin yayın yönetmenliğini de yapan Erdoğan Karayel’dir. Bu kıymetli karikatür ustasının kaleminden kadına dair çizgiler, 11 Mart 2019 tarihinden itibaren her Pazartesi günü yeni açtığımız
KADIN PORTRELERİ köşesinde sizlerle olacak.

ERDOĞAN KARAYEL KİMDİR?

İstanbul’da 1956 yılında doğan, 1976 yılına değin sürdürdüğü resim çalışmalarını bu yıldan sonra karikatüre yönelten Erdoğan Karayel Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi (TGSO) Grafik Sanatlar bölümünden mezun oldu. Anadili Türkçe olmak üzere dünyada varolan ikibini aşkın lisanı karikatürün evrensel dili sayesinde rahatlıkla konuşabilen sanatçı, çizgi film (tipitip) animatörlüğünün yanısıra Gırgır, Çarşaf, Ses, Hallo, Gülügülü gibi çeşitli dergilerde karikatürist olarak çalıştı. Renk-Leke-Çizgi, En Gurbettekiler, Bir Varmış Bir Yokmuş, Hans ve Hasan, Siyah-Beyaz Öfkelerim gibi karikatür albümleri de olan Erdoğan Karayel, katıldığı ulusal ve uluslararası karikatür yarışmalarında toplam 40 ödül kazandı. 15 kişisel, 27 karma sergide eserleri yer aldı. Karikatürleri Almanya, Japonya, Kanada, İtalya, Çin, Hollanda, Bulgaristan, Yugoslavya, Küba, İran, Kıbrıs gibi çeşitli ülkelerde sergilenen Karayel, dünyanın en büyük çizgi film ve karikatür festivali olan geleneksel Çin AYACC organizasyonunda juri ve onur üyesi. Bir röportajında, karikatür evrensel bir sanat olarak kabul edildiği için karikatürlerde konuşma balonu kullanılmadığını, sadece çizgiye yönelik çalışmalar olduğunu belirten Karayel “Çizerek topluma aktarmak istediğimiz çok konu var. Karikatürcüler olarak biz duygularımızı çizgilerimizle anlatıyoruz. Karikatürün en akılda kalıcı global açılımı ‘Gülen düşüncedir.’ Yani güldürürken düşündüren… Bazen gülücükler acı da olabiliyor. İşte karikatür, bu ironiyi en iyi yansıtan sanat dalıdır. Pek sevilmeyen bir sanattır aynı zamanda karikatür. Özellikle de siyasiler sevmez. Çünkü karikatür yalanı sevmez, yalancıyı hiç sevmez. Toplumları doğruya, barışa ve özgürlüğe yönlendiren en etkin ve vurucu sanat dalıdır” diyor.

Karayel, dünyaca ünlü Daimler ART Collection’da çalışması yer alan ilk Türk karikatürcüsü. Aynı zamanda 100 karikatürlük “Menschen auf Wegen und Fluchtwegen” uluslararası karikatür sergisinin de kuratörü.