TÜRKİYE’YE UZANAN TÜM YOLLAR BİZİM…

Tatil dönemi Berlin’de çoktan başladı. Almanya’nın diğer eyaletlerinde ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde de yavaş yavaş yollara düşüldü. Gerçi 70’li 80’li yıllara kıyasla Avrupa’dan Türkiye’ye kara yolundan gidenlerin sayısı bir hayli düşse de, büyük aileler için arabayla seyahat hala revaçta…

Avrupa’dan özellikle de Almanya’dan Türkiye’ye uzanan yol uzunca bir süre Avusturya, eski Yugoslavya, Bulgaristan şeklindeyken, 90’lı yıllarda Doğu Bloğu’nun yıkılması ve Yugoslavya’daki iç savaşla birlikte farklı güzergahlar olarak çeşitlendi. Böylece yeni ülkeleri keşfetmek için fırsatlar doğdu.
1993 senesinde ailemle birlikte Berlin’den Türkiye’ye giderken biz de bu güzergahlardan biri olan İtalya-Yunanistan’ı tercih ettik, dönüşte de Macaristan, Çek ve Slovakya Cumhuriyetleri üzerinden gittik.
Bu yolculuklarda babam arabayı kullanırken, annem de genelde yan koltukta ona copilotluk yapardı. Zira o yıllarda navigasyon icadı, henüz hayatımıza girmemişti, haritada belirlenen noktaları takip ederek ve tabelaları okuyarak yol alıyorduk.

Bazen copilotluğu devralıyordum, işte o anlardan birinde yolumuzu kaybettik, çünkü Macaristan’ın başkenti Budapeşte’den geçiyorduk. Şehrin içine girdiğimizde gördüğüm görkemli yapılar gözümü kamaştırdığından tabelaları kaçırmıştım. Epey bir şehrin içinde dolaştıktan sonra Almanca bilen bir Macar taksicinin yardımıyla Budapeşte’den çıktık ve yolumuza devam ettik. Başka bir yol kaybetme hikayesini de Selanik’te yaşadık. Yunanistan’ın ikinci büyük şehri olan Selanik’in İstanbul trafiğini aratmayacak bir araç yoğunluğu olduğu için burada da epey gezdik. Selanik denince akla ilk gelen kuşkusuz Atatürk’ün doğduğu evdir, babamın trafikten başı döndüğünden ve bir an önce Türkiye’ye gitmek istediğinden bu ukdeyi de başka bir bahara bıraktık. Selanik’ten ayrıldıktan sonra yolumuzun üzerinde bizi, ortak hafızamızda Osmanlı’ya kafa tutan Mehmet Ali Paşa ile bildiğimiz Kavala karşıladı. Kavala, deniz kenarında cıvıl cıvıl muazzam güzellikte bir şehir. Burada biraz gezebiliriz diye düşündük. Ancak şehre girişte gördüğümüz üzerinden kan damlayan Kıbrıs haritası, bizde Türk düşmanlığı olabileceği düşüncesi yarattığı için Kavala’nın içinden geçip gittik. Buraya dair aklımızda masmavi denizi, beyaz evleri ve şehrin içinden geçen Osmanlı’dan kalma su kemerleri kaldı…

26 yıl sonra karayoluyla TÜRKİYE

Geldik yıl 2019’a yani 26 yıl sonra aynı şehirlerden geçecek bir güzergah belirledik. Bu noktalarda biraz daha uzun kalarak, küçük bir gezi yapacağız..
Bunun için saat 6.00’da Berlin’den yola çıktık. Yollar oldukça rahattı. İlk durak Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’dı. Tarihi Bohemya’nın altın şehri Prag’da fazla oyalanmıyoruz. Çünkü Prag, tabiri caizse Berlin’in kapı komşusu, her fırsatta gittiğimiz bir şehir…

Berlin’e ziyaretimize gelen dostlarımızı mutlaka bu güzel kenti görmeleri için Prag’a getiririz.

Görkemiyle büyüleyen şehir: BUDAPEŞTE

Prag’ın ardından gelen şehrimiz Budapeşte, yani mimari güzellikleriyle her yanından estetik fışkıran Tuna’nın incisi…

Budapeşte’yi gezebilmek için bir gün burada kalmaya karar verdik. Önce şehir merkezinde bulduğumuz temiz ve oldukça hesaplı bir pansiyona yerleştik.

Toucan, Budapest, Rákóczi üt 20 adresindeki bu pansiyonda beş kişilik bir aile olarak gecesi 50 Euro’ya kaldık.

Ardından yemek yiyebileceğimiz uygun bir yer aradık. Malum Budapeşte gulaş ve chicken paprikash ile meşhur.

Dolayısıyla bu lezzetleri tadabileceğimiz Budapest Bisztró’ya gitmeye karar verdik. Ana yemeklerden önce bize oraya has tatlı biber ve patates püresi getirdiler.

 

Lezzetli Macar yemeklerinin ardından Budapeşte gezimizin ilk durağı BUDA KALESİ…

Tarihi dokusu ve manzarasıyla onu gezimizin birinci sırasına koyduk. 1265’te inşa edilen yapı, barok şeklini 1749-1769 yılında almış. Kraliyet sarayı olarak kullanılmış, içinde gezebileceğiniz müzeler var. Kalenin girişinde “Labirent “ isimli mağara ve Trinity Meydanı da oldukça gösterişli. Kaleye fenikülerle çıkılabiliyor.

İkinci sırada bir ayağıTrinity Meydanı’nında bulunan, Buda ve Peşte arasında ilk bağlantı noktası olma özelliği taşıyan ZİNCİR KÖPRÜSÜ…

Tuna Nehri üzerinde bulunan Zincir Köprüsü, 1849 yılında ünlü İngiliz mühendis William Tierney Clark tarafından yapılmış.

Mimari özellikleri bakımından Thames nehri üzerindeki Marlow Köprüsü’ne benzeyen yapının her iki yakadaki girişlerini etkileyici aslan heykelleri süslüyor.

Budapeşte’de gezdiğimiz üçüncü nokta , şehrin Budin yakasındaki tepelerin birinden Tuna’yı seyreden GÜL BABA TÜRBESİ…


Gül Baba, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avrupa seferine katılmış ve 1538’de Budin’e geldikten sonra bir daha geri dönmemiş Merzifonlu bir Bektaşi dervişi. Gül Baba, yeniçerilerin manevi pirlerinden biri olarak kabul ediliyor ve Macaristan’da çok sevilen, edebiyata ve bir opera eserine konu olmuş değerli bir şahsiyet.

Türbesinin giriş bölümünde Gül Baba’yı temsil eden bir heykel ve sarı kırmızı güller yer alıyor.

Gül Baba’nın sarı- kırmızı gülleri çok sevdiği ve savaşlarda başının üstünde gül taşıdığı, elinde de daima bir tahta kılıç olduğu rivayet ediliyor.

Budapeşte gezimizin dördüncü durağında Tuna’nın Peşte kıyısında yer alan Parlamento Binası vardı.

Bina, 1885-1902 tarihleri arasında inşa edilmiş. Macaristan Ulusal Meclisi’nin oturumlarına ev sahipliği yapan görkemli yapı, din ve devlet işlerindeki dengeyi sembolize etmek için o zamana kadar şehrin en yüksek yapısı olan Aziz Stefan Bazilikası ile aynı yükseklikte tasarlanmıştır.

Süslemelerinde 40 kilogram atının kullanıldığı Neo-Gotik binanın 18 bin metrekarelik alanının büyük bir bölümünü kaplayan 691 odasını 233 heykel süslüyor.

Budapeşte gezimizi KAHRAMANLAR MEYDANI ile bitirdik.

Yerel adı “Hösök Tere” olan alan Macarların Avrupa’ya gelişinin 1000. yıldönümü anısına 1895’te yapılmış.

Kentin kalbi bu meydanda atıyor, kutlamalar bu meydanda yapılıyor. Ayrıca Budapeşte’nin Şanzelize’si olarak adlandırılan Andrássy ut caddesi de bu meydana açılıyor.

Macaristan’ın ardından Sırbistan ve Makedonya’dan geçtik. Bu ülkelerde hiç durmadan transit bir şekilde yol aldık. Sadece Belgrad’da Tuna’nın kıyılarını birbirine bağlayan tüm köprüler gibi gece yağmura rağmen tüm görkemiyle yolcularını selamlayan Mihaylo Pupin Köprüsü’nün fotoğrafını çekebildim. Bu arada Mihaylo Pupin, Belgrad’da, Tuna Nehri üzerine 79 yıl aradan sonra inşa edilen ilk köprü olma özelliğini taşıyor; adını 1858-1935 yılları arasında yaşayan Sırp kökenli Amerikalı bilim adamı Mihaylo Idvorski Pupin’den almış.

Transit geçtiğimiz Sırbistan ve Makedonya’nın ardından bizi Yunanistan karşılıyor. Yunanistan’daki ilk şehrimiz Selanik…

ATATÜRK’ÜN YADİGARI SELANİK

Selanik’e sabahın çok erken bir saatinde geldik. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Kendimize dinlenebileceğimiz uygun bir otel bulduk. Bu arada Selanik’te çok sayıda konakla imkanı mevcut ancak çarpık yapılaşma nedeniyle park yeri bulmak oldukça sıkıntılı. Biraz dinlendikten sonra şehri keşfe çıktık, ancak şehre Pazartesi günü geldiğimiz için tüm müzeler kapalıydı, tabii “Atatürk Evi” de buna dahil…


Şehrin merkezi diyebileceğimiz bir yerde bulunan Atatürk Evi, betonarme, kötü yapıların içine sıkışmış şirin, temiz ve çevresi ağaçlı güzel bir yapı. Atatürk Evi Selanik’in Aya Dimitriya mahallesinde ve Apostolu Pavlu caddesi üzerinde 75 numaralı adreste bulunuyor. Bitişiğinde Türk Konsolosluğu var. Arabaya zor yer bulduğumuz için, yürüyerek, elimizde telefonun navigasyonu ile evi aramaya koyulduk. Bulamayınca da orada bulunan bir temizlik görevlisine “Atatürk Evi”ni sorduk, yaşlı adam İngilizce anlamasa da Atatürk sözünü duyunca gözleri güldü, elindeki süpürgeyi bir kenara atarak, gelin işareti yaptı ve bizi evin önüne kadar götürdü. Aynı dilleri konuşamasak da gülümsereyerek teşekkür edip, birbirimize sevgimizi gösterdik.

Uçuk pembe yapının önüne geldiğimizde ise gördüğümüz levhadaki yazı bir hayli duygulanmamıza sebep oldu :”Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri GAZİ MUSTAFA-KEMAL burada dünyaya gelmiştir.”
İşte, nihayet onun doğduğu, çocukluk ve gençlik günlerinin bir kısmını geçirdiği, memleketin hür bir idare rejimine kavuşması için arkadaşları ile birlikte karar verdiği tarihi evdeyiz. İçine giremezsek de duygusunu fazlasıyla hissettik.

Atatürk Evi’nden sonra, oraya oldukça yakın bir yerde bulunan Rotonda Camii’ne gidiyoruz.

Burası Selanik’te ayakta kalabilen tek minareli camii, gerçi günümüzde müze olarak kullanılan bir yapı. Dünya tarih mirasının bir parçası olan Rotonda, Miladi 306 yıllarında Roma İmparatoru Galerius Sezar’ın hükümdarlığı esnasında Zeus Tapınağı olarak yapılmış. Mabet silindirik bir yapıya sahip olup Galerius Zafer Takının da üzerinde bulunduğu Zafer Bulvarındaki Tetrarchy Dönemine ait saray kompleksi üzerine konumlandırılmış.


5. yüzyılda erken Hristiyanlık döneminde Rotonda gerekli tadilatlar yapılarak bir Hristiyan mabedine dönüştürülmüş. 1591 yılında Selanik, Türklerin egemenliğine geçtikten sonra mabed, Yemen Fatihi Sadrazam Sinan Paşa tarafından bir minare, mihrap ve minber ilavesiyle camiye dönüştürülmüş, daha sonra da Süleyman Hortacı Efendi Camii adıyla anılmaya başlanmış. Selanik’in 1912 yılında Yunanistan eline geçmesinin ardından cami işlevini yitirmiş. Mabed, ne yazık ki bugün oldukça bakımsız halde. Özellikle Süleyman Hortacı Efendi’nin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin de defnedildiği cami avlusundaki mezarlardan ve mezar taşlarından bu güne hiçbir iz kalmamış.

Selanik’teki son durağımız, Beyaz Kule. Yapının II. Murat tarafından 1430 yılında Selanik’i ele geçirdikten sonra eski Bizans Kalesi yerine yaptırıldığı söylenmekte. Bazı tarihçiler, kulenin tasarımının Mimar Sinan’a ait olduğunu iddia ediyor. Kale eskiden “Kanlı Kule” diye anılıyormuş, nedeni ise II. Mahmud 1826’da Yeniçeri Ocakları’nı kaldırma kararı aldığında, Selanik merkez olmak üzere tüm imparatorluk topraklarında yeniçerilerin öldürülmesini emretmiş. Osmanlı ordusunun o dönemde Selanik’te bulunan 6 bin yeniçerinin öldürülmesi için sürdürdüğü mücadelede sağ kalan 3 bini Beyaz Kule’de toplu olarak idam edilmiş. Böylece kulenini adı Kanlı Kule olmuş. 1912 Balkan Savaşları’nda Selanik Osmanlı yönetiminden çıkınca Yunan idaresi kuleyi beyaza boyatmış ve Beyaz Kule adını almış.

Beyaz Kule’nin de üzerinde bulunduğu Lefkos Pyrgos ise İzmir’in kordonunu andıran bir sahil şeridi. Karşı kıyıdan bakınca şehri denizle buluşturan derin kıvrımlı körfez, şehrin imgesi olan genç bir kızın ziynet eşyasına benzetiliyor. Kıyı boyunca sıralanan bar ya da kafelerden birine oturup güneşin batışı izlenebilir. Ama biz güneşi başka bir sahil kentinde batırmak istediğimizden Selanik’le vedalaşıyoruz.

MAVİ ŞEHİR KAVALA

Selanik’ten sonra Ege kıyısında maviye kesmiş Kavala, bizi karşıladı. MÖ 7. yüzyılda kurulan Kavala, 1387’den 1912’ye kadar Osmanlı hakimiyetinde kalmış. O dönemde Osmanlı için Balkanlar’ın en önemli merkezlerinden biriymiş. 16. yüzyıl ortalarında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Sadrazam İbrahim Paşa’nın inşa ettirdiği su kemeri şehrin gelişmesine büyük katkı sağlamış, bugün de hala ayakta

Osmanlı ayrıca Panagia tepesindeki Bizans Kalesi’ni de genişletmiş. Günümüzde bu iki yapı da şehrin önemli simgelerinden. Şehir aynı zamanda Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın da doğum yeri. Önceleri küçük bir balıkçı kasabası olan Kavala, Osmanlı döneminde dünyanın en büyük tütün ticareti limanı olmuş. Şimdi ise dünya turizminin önemli noktalarından biri.

Özellikle hemen karşısında yer alan ve kısa bir feribot yolculuğu ile ulaşılabilen “Thassos” adası turistik açıdan bir cazibe merkezi haline gelmiş.

Kavala’daki ilk ziyaret noktamız, kente kuşbakışı bakan Bizans Kalesi. Burası aynı zamanda şehrin tarihi merkezi konumunda. Kale, sarp bir yarımadanın eteklerinde yer alıyor. Burada Osmanlı’dan kalma eski, cumbalı evler, dar sokaklar ve Ege denizi ziyaretçilerine keyifli zamanlar yaşatıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi ve heykeli de bu tarihi kale için yer alıyor.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hikayesi de kısaca şöyle:
Arnavut kökenli olduğu iddia edilen, Kavala’da 1769’da doğan Mehmet Ali Paşa’nın ataları geçmişte toprak meselesi nedeniyle Konya’dan Kavala’ya göç etmiş. Uzun yıllar tütün ticareti ile uğraşan Mehmet Ali Paşa, Napolyon’un Mısır’ı işgali nedeniyle bölgeye gönüllü giden kuvvet içerisinde yer almış.
Mısır’da gösterdiği başarı ve kıvrak zekasıyla gerçekleştirdiği hamlelerle başıboş olan askeri kuvvetleri bir araya toplayan Mehmet Ali Paşa, arkasına aldığı askeri güçle birlikte Mısır Valiliği’ne kadar yükselmiş.

Valilik görevine başladığı 1804 yılından itibaren Mısır’ın kalkınmasını sağlayan ve Osmanlı adına güçlü bir ordu kuran Kavalalı, Yunanların başlattığı Mora İsyanı sırasında Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla Sultan İkinci Mahmud’a yardımı kabul etmiş.


Mora İsyanı’nı bastırdıktan sonra, Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı’nın yardım isteğini reddeden Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Suriye Valiliği’nin kendisine verilmemesi üzerine Suriye’yi işgal etmiş. Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa yönetimindeki askerler Adana ve Konya’yı da aşarak İstanbul’a yaklaşınca, Sultan İkinci Mahmud Ruslar’dan yardım istemek zorunda kalmış.


Rus donanmasının İstanbul’a gelmesinden memnun olmayan İngiliz ve Fransızların araya girmesiyle, Osmanlı ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa arasında Kütahya Antlaşması imzalanmış. Antlaşmaya göre Kavalalı’ya Mora, Girit ve Suriye valilikleri, oğlu İbrahim Paşa’ya da Adana ile Cidde valilikleri verilmiş.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa Konağı
Paşa’nın Mısır’da güçlenmesinden rahatsız olan ve ticaret yapması engellenen İngilizlerin kışkırtmasıyla Osmanlı, Kavalalı ile Nizip’te karşı karşıya gelmiş. Osmanlı’nın bir kez daha savaş kaybetmesiyle birlikte Osmanlı donanması teslim bayrağını çekmiş.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlığını ilan etmiş. Dolaylı yoldan Yunanistan’ın bağımsızlığına katkı sağlayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın heykeli, bir dönem yaşadığı şehrin tarihi bölgesinden Kavala’yı selamlıyor.

Kavala’nın bir diğer önemli noktası İmaret. Yapı, 19. yüzyıldan Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılan, medrese, mektep ve aşevi olarak kullanılan bir imaret. Bu imaret, son 10 yıldan bu yana Yunanistan’ın en değerli oteli olarak işlev görüyor. Otele isim verilirken de aslına sadık kalınarak İmaret adı verilmiş. 1817’de inşa edilen imaretin sıra sıra kurşun kubbeli mimarisi, dikkat çekici. Bu muhteşem yapı, Türk-Yunan ilişkilerinin en kötü dönemlerinde bar, lokanta, diskotek ve kafeterya gibi, şanına hiç de yakışmayan şekillerde kullanılmış. Sonra da kaderine terk edilmiş. Ancak İzmir kökenli tütün tüccarı Kavalalı ünlü işkadını Anna Misirlian’ın maddi ve manevi katkıları sayesinde, imaret bugün ağırbaşlılığını, lüksün ve sadeliğin birbirini tamamladığı çok şık ünlü işkadını Anna Misirlian’ın maddi ve manevi katkıları sayesinde, imaret bugün ağırbaşlılığını, lüksün ve sadeliğin birbirini tamamladığı çok şık ve önemli bir otel olarak hizmet veriyor. Her bir kurşun kubbesinin altında, ayrı ebatta ve birbirine benzemeyen 26 ayrı odasıyla bugün yerli ve yabancı turistleri ağırlıyor.

Kavala’ya kadar gelmişken kavrulmuş bademle yapılan Kavala kurabiyesinin tadına bakmadan gitmek olmaz. Kale içinde bunu yapan çok sayıda pastane var. Biz de bunlardan birine girdik. Bizi Türkçe konuşarak karşıladılar, sadesinden kakaolusuna, portakallısından limonlusuna kadar pek çok Kavala kurabiyesi çeşidi vardı. Hem sohbet, hem de kurabiyeler çok lezzetliydi…

Kavala ziyaretimizden sonra ver elini İpsala ve nihayet TÜRKİYE… 🇹🇷

Özlem Coşkun – Berlin.KADINCA.eu– 02.07.2019 – 18:00

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*