UMUT ÇORBASI İÇEN BİSİKLET YOLCULARI

Benim ninem zorluklara göğüs germenin reçetesi olarak bir çorba tarifi verirdi. İçinde biraz cesaret, biraz inanç, biraz umut, bir kaç tatlı söz ve gülümseyişin olduğu bir çorba. Kısık yürek ateşinin üstünde hergün hiç aksatmadan, taze taze pişirmelisin diye tembihler ve eklerdi “Bunu yaptın mı dağlar önünde yol olur da, sen bile şaşar kalırsın” ardından da kaşlarını hafifçe çatarak “Aman deyim kızçem, sevginin otağı yürektir, bundan ötürüdür aklın değil, yüreğin ateşinde pişirmen lazım, unutma e mi?”

Bir cesur yürekçik…

Evet, kızçesi bunu hiç unutmadı ve halihazırda zor zamanlardan geçiyorken hem ninesinin tarifini, hem de hikayesi bu çorba tadında olan birini tanıştırmak istedi sizlerle. Çünkü onun öyküsünde de biraz cesaret, biraz inaç, biraz umut var. Bundandır, ben onun adını bir cesur yürecik koydum. Tek cümleyle özetleyecek olursam, bi başına bir kadının, Tekirdağ’dan Adana’ya kadar kıyıdan bisikletiyle yaptığı bir yolculuk hikayesi bu. Haksız mıyım sizce, ninemin tarifine benzetmekte? Neyse lafı fazla uzatmadan aktarmaya başlayayım hemen. Ancak öyle masada oturup, kahve içerek değil, pedallayarak tabii ki, nasılsa ninemin çorbasından da içtik ya, kim tutar bizi?
Tekirdağ’dan doğru bastık pedallara, düştük yollara. Cesur yürek önde, ben arkada. Çılgınlık güzel bi duygu yahu. Adı mı? Adı, Gülşen Kurt. Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Kendisi de aynı mesleği seçerek, coğrafya öğretmeni olmuş ve hala da görevine devam ediyor. İki de çocuk annesi. Kızı psikolog olarak Münih’te yaşıyor, oğlu da Amerikan kültür ve edebiyatı okuyor.

Çalıştığı için tatile denk getirmiş bu yolculuğu. Yani yaz ayları. Yazın sıcağında bisikletle yollarda olmak pek akıl karı gibi değil ammaaa… Yolda yolakta sürekli su içiyoruz, bana mısın demiyor. Terden yapış yapış olduk, kokarca gibiyiz ki bu da böyle bir yolculukta doğal bir korunma yöntemi galiba. Ha, bi de içtiğimiz suları boşaltmaya çalışmanın derdine düşmekten yorulduk ve fakat Gülşen çoook mutlu. Durumdan hiç rahatsız değil. Balıkesir’e gelirken, bu arada karayollarındayız, bağırdım arkasından: “Kız Gülşen, hiç korkmadın mı, hani burası Türkiye. Ne bileyim, “başıma bişi gelir” diye düşünmedin mi hiç?

Karayollarında pedallarken anlaşmak mümkün değil. Baktık, bağıra çağıra olmuyor, tutturduk türküyü “Sen bu işin sonunu düşünmedin mi?” diye. Bisiklet üzerinde oynamayı denediniz mi bilmiyorum, tavsiye ederim. Ve nihayet bir benzin istasyonunda yanıtlayabildi Gülşen: “Tek kelimeyle hayır. Korkmadım. Bunu söyleyen çok oldu tabi. Bütün korku dolu hikayeleri koydular önüme ki en başta o İtalyan bisikletçi bayanın acı öyküsünü ve daha neler neler. Ama ben hep pozitif düşündüm, aklıma olumsuz en ufak bişi getirmedim, olumsuz bişi olacağına inanmadım ve öyle de oldu. Benim için yolda olmak ve bunun hayalini kurmak daha cazipti.”

Korkulara galebe çalan doğa ve özgürlük duygusu

Bir an dalıp gittim, acaba dedim kendime, biz korkuya aşık bir toplum muyuz ki ilk aklımıza gelen olumsuzluklar oluveriyor hemen. Yoksa bu toprakların çileli deneyimlerinin yüreklerimize sinmişliği mi? Neyse bunun üzerine düşünmeye vakit yok. Yola devam. Balıkesir’i geçtik bu arada, İzmir’e doğru ilerliyoruz. Artık Ege’nin kıyıya çok yakın olan köy yollarında pedallıyoruz. Köpekler şöyle bir kuşkuyla baksa da, şimdiye kadar “hey yabancı” diye havlayanı olmadı çok şükür. İnekler, eşekler şöyle kafayı çevirip bakıyorlar “deli mi ne bunlar” dercesine. Tarlalarda çalışanlarla selamlaşıyoruz. Bazıları bizi işsiz güçsüz zibidi sanıyor. Ve en güzeli de tezekle harmanlanmış doğa kokusu… Çam ağaçlarının kokularıysa nefes almanın kıymetini hatırlatır gibi adeta. Öyle arabayla yollarda olmaya benzemiyor bisikletle yollarda olmak. Aman çekirgeyi ezmeyim, şu kaplumbağayı karşıya geçireyim diyebiliyor, kurbağalarla yarışıyor, arada bir gelip kaskınıza çarpan bir arıyla tanışabiliyorsunuz.

En çok köy yollarını sevdim. Sakin olduğundan yan yana pedallamak da mümkün. Hal böyle olunca başladık sohbete. “Yaşamın kendisi de bilinmeyene yapılan bir yolculuk değil mi Seldağ ve her yeni yol da yeni bir yaşamı getirmiyor mu bizlere? Bak ben, yola çıktığımda yeni doğmuş gibiydim. Yarın neyle karşılaşacağımı bilemeden sadece yolda olmak, yeni bir yaşama doğmak.” Bunları söylerken gerçekten de yüzünde, başına ne geleceğini bilmediği halde hayata sürekli gülümseyen bir bebeğin ifadesi vardı. Bu arada toplamında kaç kilometre yol yaptığını hesaplamaya çalıştım ama Gülşen uyardı hemen “Bisikletle yolda olmak, şehirlerarası yolculuğa benzemez. Bir yol sapağında ilgini çeken bir şey olur, bu da bakarsın 20 km daha katmış yolculuğa. Benim tahminlerime göre, 2000-2500 km yaptım. Tam hesaplayamıyorum, çünkü Muğla’dan sonra göstergem bozuldu.”

Tutkuya dönüşen bisiklet

Haklıydı Gülşen, bazen manzara öyle güzel oluyordu ki gel de o yöne çevirme pedalı. Kaç kilometreye mal olacağı kimin umrunda böyle bir yolculukta? Bu şekilde pedallayarak sohbet etmek bence her insanın hiç olmazsa bir kerecik deneyimlemesi gereken bir keyif. Muğla’yı da geçmek üzereyken, bu tura nasıl karar verdiğini anlattı: “Çocukluğumda bisiklet sürmüştüm, ancak yetişkin olunca anılarda kalan bir oyuncak oldu o da. Yıllar sonra göğüs kanseri olan bir arkadaşıma doktorunun sporu ve bisikleti tavsiye etmesiyle, iki hatun pedallamaya başladık. Tekirdağ küçük bir yer, biraz tuhaf karşılansa da, biz ısrarcı olduk. Önce bakkala sonra çarşıya, derken yakın köylere ve derken vites değiştiremeyen ben kendimi bisiklet festivallerinde buldum. Bir tutku haline geldi benim için. Sonra festivaller de kesmedi. Ee bi de bu şekilde uzun tura çıkanların, öyküleri de cezbediyordu. Neden olmasın dedim kendime. Yapabiliyorum, sürebiliyorum öyleyse ne duruyordum.”

Bir köy çeşmesinde biraz durduk, soluklandık, elimizi yüzümüzü yıkayıp serinledik. Evet, malum yapabiliyorduk o halde durmayalım yola devam edelim dedik. Hem akşam olup karanlık, hem de bize ağırlık basmadan acık daha pedallayalım. Ağırlık demişken, yola düşmeden bu konuyu da biraz açayım hemen. Bu tip turlarda yanınızda valiz taşıyamayacağınız için, ön ve arka tekerleklere heybe denilen çantalardan takıyorsunuz. Toplamında dört çanta olabiliyor, arkada da çadır ve matınız. Suluklarınız. Gidona bağlı bir de minnak çantanız. Hani cep telefonu, cüzdan, şarj aleti ve küçük atıştırmalıkları koyabileceğiniz bir çanta. Tüm bunlarla birlikte bisikletin yükü artıyor tabii ki… Gülşen’in bisikleti de yaklaşık 25 kilo imiş. Yani hem cesaret, hem de güç isteyen bir yolculuk bu. Özellikle de Türkiye’nin dik rampalarında 25 kilo yükle pedala basmak hiç kolay değil açıkçası. Ben havlu attım. İndim yürüdüm. “Ee bu da bir cesarettir” dedi Gülşen. Biraz zorlandık tabi ama rampaların güzelliği nerede biliyor musunuz, o tepe noktasına vardığınızda sizi karşılayan manzaralar var ya… İşte onlar, ne olur bu dünyayı terk etmeyelim, ölümsüz olup tam da bu noktada kalalım dedirtiyor insana. Ama insanız işte hemen diğer yarı devreye giriyor” tam bir saçmalık bu, şimdi kalpten gideceksin, ne işin var bu dağ başında, otur evinde uzat ayaklarını, yap kendine bir kahve” diye azarlıyor adeta. Ama Gülşen’in bu rampaları da taktığı yok. Keyfi yerinde. Tutturmuş türkülerini inmiş çıkmış rampaları. Neyse biraz türkü söyleyerek, biraz sokurdanarak akşamı ettik. Antalya sınırlarına geldik. Konaklama tamamen bir tercih bir de cüzdan meselesi. Pansiyon, otel, kamp alanları ya da tamamen vahşi doğanın içi. Size kalmış. Gülşen, genellikle güvenli yerleri seçmiş. Pek çok belediye kapılarını açıp, misafir etmiş. Sosyal medya takipçileri, bir sonraki durakta oturan tanıdıklarına haber vererek güzel bir ağ oluşturmuşlar. ”Öyle ki” diyor Gülşen “tur bittiğinde geride güçlü bir arkadaş ordusu vardı.” Bu yüklerle rampalardan inip çıkmaktan kasları ağrıyan ben, çadır içi, toprak üstü demeden yattığım yeri pek bi beğendim. Belki biraz sohbet ederiz diye düşündüm, ancak sızdığımı bile farketmeden sızmışım. Gülşen birşey demedi ama, horlamış dahi olabilirim.
Sabahın ilk ışıklarıyla düştük yollara. Artık Antalya’dan çıkmak üzereyiz. Köy yolları inanılmaz keyifli olsa da eninde sonunda karayollarına çıkmak zorundasınız. Bu yolların tehlikeli olacağı söylense de, Gülşen hiçbir olumsuzluk yaşamamış. Yani onu sıkıştıran bir kamyon olmamış. Israrlada altını çiziyor “Ben yolda olmanın keyfini çıkardım, ne yoruldum, ne sıkıldım, pek çok yerde beni yabancı sanıp ‘hellooo’ diyenlere gülümsedim, bazen de o kısacık yol üstü tanışmalarında, insanların özel hayatlarını dinleyip, onlarla ağlarken buluverdim kendimi.” Kararyolları biraz ürkütücü kim ne derse desin. Dünyanın akıllısı bitmez. Kenardan kenardan dikkatlice sürüyoruz bisikletleri.

Dışarıya değil, içeriye uzanan bir yolculuk

“Erkekler Mars’tan kadınlar Venüs’ten” kitabını okuyan var mı aranızda bilemiyorum. Soru şu ki karayollarında dahi iki Venüslü yanyana gelirse ne yapar? Tabii ki Marslıları çekiştirir. “Acaba bisiklet tepesinde bir kadın, erkekler için bir tehlike oluşturur mu” dedim, tabii yanıtı için yine bir su molasını beklemek zorunda kaldım.
“Bisiklet, özgürlük demektir. Ve özgürlüğü tadan bir kadın, erkek egemen bir dünyada evet, tehlike olarak görülebilir. Öyle ki erkek bisikletçilerin arasında dahi, uzun yollarda bir kadının en az onlar kadar cesurca böyle bir tura çıkmış olmasından rahatsız olanlarına rastladım. Bence erkeklerin gözü güçlü bir kadından ziyade, görsel bir şölen istiyor” deyince bastık kahkahayı. Tam bu sırada bir araba muhtemelan iki yüzü aşkın bir hızla geçiverdi yanımızdan. Karayollarında hızla hareket eden bilinmeyen bir cisimdi adeta. Haydeeee tabakhane bir iki diye bağırmadık dersem yalan olur. İnsan düşünmeden edemiyor. Hem can tatlı, hem hayat tatlı, ama şeytanın da dili tatlı. Bilinmeyene yapılan bu cesur yolculukta insan neleri sorguluyordu. Neyse ki artık Mersin’deydik. Nasılsa ne kadar sorgularsak sorgulayalım, yanıtlarını alamayacağımız bir yolculuk değil miydi hayat. Gülşen sanki içimi okumuştu, zilini çalıp daldığım yerden çıkarıverdi beni ama belli ki o da derinlerdeydi. “Seldağ, bak şimdi” diye başladı, “böyle bir tur, her şeyden önce içe yapılan bir yolculuktur. İçinde sürekli konuşan biri var, öyle ki içimdekini azarladığım zamanlar oldu. Rüzgarla konuşuyorsun, kuşlara birşeyler söylerken buluyorsun kendini ve fakat çoook mutlusun. Özgürsün, yeni keşifler yapıyorsun. Mesela bu turda, insanı en çok çirkinleştiren şeyin kibir olduğunu farkettim. İstemenin ne kadar zor olduğunu anladım ve bir ağaç gölgesine ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuzu.”

Özgürlük, kibir, istemek ve bir ağaç gölgesi… Adana’ya az kala Çukurova sıcağında konuştuğumuz konulara bak. Bencillikle özgürlük arasındaki ince sınırı görebilmek için iğneyi kendine mi batırmalı? Kibirin karşısına ringe özür dilemeyi mi çıkarmalı? Her şeyi yapabiliyor olmanın hamallığından kurtulup istemenin getireceği hafifliği anlamak için böyle bir yola mı çıkmalı bilemedim. Tek bildiğim Adana sıcağında yanıtı verilecek sorular değil bunlar. Sustuk tabii, daldık derinlere bastık pedallara, her bir derine dalışta daha da kuvvetli basmış olmalıyız ki planladığımızdan önce vardık Adana’ya. Bu arada Gülşen’in hayvan severliği yüzünden hiç olmadık yerlerde durduğumuzu hatta bazen de son lokmalarımızı hayvanlarla paylaşmış olmaktan dolayı yarı aç pedallığımız zamanlar olduğunu söylemeden geçmeyim. Ama olsun her canlının nasibinde ne varsa onu yermiş, onu yaşarmış. Ohhhh beeee, hedefe ulaştık. İşte Adana. Bu turu kazasız belasız sağlıcakla bitirmiş olmanın haklı gururu, yeni bir hayata doğmuş olmanın mutluluğu ve topladığımız anılarla atıverdik kendimizi bir arkadaşın bahçesine. Kurduk çadırları. Ee son akşam ya, acık da keyif yapalım dedik. Açtık şarapları, iki Venüslü artık Allah ne verdiyse… “Bak” dedi Gülşen “ben aslında yüksek ideallerin insanı değilim. Bu tur kimlere ilham oldu bilemem. Fakat turdan sonra bunun ön yargılara yapılan bir yolculuk olduğunu farkettim. Birilerinin hayatına dokunduğumdan eminim ama ben içten içe sadece çocuklarımın kahramanı olmak istedim. Onlara güçlü bir anne hediye etmek.”
Bunu söylerken bile o kadar mütevaziydi ki, yaptığı küçücük şeylerle övünenler geçti gözlerimin önünden. Öyle güçlüydü ki övünmek aklına bile gelmiyordu.
Başarıya, sevgiye, mutluluğa bi de ninemin çorbasına kaldırdık kadehlerimizi. Birbirimize kattıklarımızın güzelliği de yüzümüzde daldık gittik öylece.
Bu yıl Korona olmasaydı kızına, yani Türkiye’den Münih’e pedallayacaktı Gülşen. Kim bilir belki seneye.
Sevgili Mevsim (Gülşen’in kızı) inşallah anneni burdan yolcu etmek bana da kısmet olur. Lütfen sen de onu bir kahraman gibi karşılamayı unutma e mi? Çünkü annen bunu hakediyor. Son olarak sizlere bu turla ilgili bir de kısacık bir video hazırladım, çünkü yol boyunca söylenen şarkılardan türkülerden de örnekler olsun istedim.

Seldağ Vardal KADINCA.eu – 03.05.2020 – 01:00

1 Comment

  1. Tek kelime ile MÜKEMMEL helal olsun ASLAN YÜRECİKLİ Hocamıza, veee yazdıklarınızı okurken inanın kendimi sanki o yolculuğun içinde buldum. Hocamızı cesaretinden sizide harika yorumlumanızdan dolayı canı gönülden kutluyorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*